Mr. Nobody ile herkeste olan kararsızlık

Psikoloji’yle ilgili ve Pavlov’un ödülle koşullandırma araştırmalarıyla doğrudan alakalı bir bilgi vermesi. Seçenekler ve seçmenin ana konu olduğu bu film, filmin ilk sahnesinde bize Pigeon Superstition(Güvercinin Batıl İnancı)’nı anlatıyor: Bir kutunun içindeki güvercin, kendisinin doğal hareketi olan kutunun içindeki tuşu gagalamaya başlar. Ancak araştırmacılar bir kronometreyle her 20 saniyede bir ona otomatik olarak yem (ödül) vermeye başlayınca, güvercin meraklanır: ”Bunu haketmek için ben ne yaptım?” Böylece, her 20 saniyeye yaklaşırken güvercin ona ödülü veren hareketi daha sık tekrarlamaya başlar. Örneğin bir önceki 2o saniyede kanatlarını mı çırpıyordu, gelecek 20 saniyeye yaklaşırken kanatılarını daha sık çırpar; tuşu mu gagalıyordu, tuşu daha sık gagalar; yana gidip geliyor muydu, yana daha sık gidip gelir. Öyle ki, Psychology of Learning (Öğrenme Psikolojisi) dersinde bu örneği daha ilk derste anlatan hocamız şöyle bir yorum yapmıştı: ”Bu koşullandırmaların sadece kuşları ve diğer hayvanları değil, insanları da nasıl etkilediğini farkettiğinizde, meraklanıyorsunuz, bir insanla kuşu seçimlerinde ayıran nedir?” Hatta daha sonra çok tartışmalı bir iddia öne sürerek ortalığı kızıştırmıştı:”İnsanlarda özgür irade yoktur. Seçimlerimizin hepsi, daha önceki koşullandırmalarımızın bir denklemidir.” Bu tartışmanın derinliklerine girmeden, ben Mr. Nobody’e döneceğim.

Mr. Nobody özgür irade var mı yok mu konusuna çok girmiyor. Ana konusu daha çok, seçimlerimizin hayatlarımızı ne kadar etkilediği ve bu süregelen seçimlerde bizim varoluşumuzunJared Leto'nun başrolü oynadığı Mr. Nobody gerçekliği. Seçmek, ötekini seçmek, veya hiç seçim yapmayıp hayatı akışına bırakmanın sonucunda bizim başımıza gelenleri ve evrenin bu karmaşık denkleminde yaşarken aslında gerçekten varolup varolmadığımızı quantum fiziği, sicim teorisi (string theory), ve kainatın kuralı olan entropiyle (dağınım) ciddi yoğurarak anlatan, dolu dolu ve izledikten sonra insana kendi seçimlerini sorgulatan bir film. Başrolde Jared Leto, Sarah Polley ve Diane Kruger var. Jared Leto ve Diane Kruger karakterlerinin arasındaki aşk, filmin ana plotu gibi. Ancak bunu demem sakın bu filmin temasının sadece romantik olduğunu aklınıza getirmesin. Filmin kurgusu öylesine hareketli ve hızlı geçişli ki, bazı noktalarda fizik kuramlarının anlatıldığı bir belgesel tadını bile taşıyor. Tavsiyem, ben daha fazla detay vermeden, sizin filmi izlemeniz. Çünkü fikrimce anlatılmaz ama yaşanır bir film. Filmden aklımda kalan en çarpıcı söz, 118 yaşındaki Mr. Nobody’le gizlice röportaj yapmak isteyen genç gazetecinin, Mr. Nobody’den kesin sonuçlu hikayeler alamadığında pes etmesi üzerine, Mr. Nobody’nin tepkisi: ”Varolduğundan bile nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?”

Trainspotting

“Trainspotting”, Renton’ın (Ewan Mcgregor) dünyasında geçenleri anlatmadan önce, etrafındakileri tanıtarak seyirciye filmin seyri hakkında hem fikir vermiş hem de renklikarekterler aracılıyla seyircinin ilgisini en baştan çekerek seyredenlere güzel bir vakit geçirtiyor. Boyleilk filmi; “Mezarını Derin Kazda”, karekter tahliline filmin ortalarında yer vermişti. Oysa “Trainspotting”de faklı bir yöntem izleyerek, karekterleri filmin başında tanıtmış. Bu yöntem, yukarıda da bahsettiğimiz gibi filmin seyri açısından çok olumlu olmuş.

Boyle, “Trainspotting”de olayları gerçekçi bir anlatımla aktarırken, zaman zaman kişileri ön plana çıkararak filmi tekdüze bir yapıdan çıkartıyor, yer yer de mizahi unsurları filmin içine serpiştirerekizleyicinin filmden keyif almasını sağlıyor. Boyle, filmi iki bölüm olarak incelemiş. İlk kısımda, hayatıumursamaz bir insanın içinde bulunduğu bunalımlı bir dönemi gerçekçi ve etkili bir anlatımla ekrana taşımış, ikinci kısımda ise aynı insanın yeniden doğuşuna yer veriyor. Şüphesiz ki, bunda senaryonun çok iyi olması ve de Boyle’un bu senaryoyu mizahi öğelerle başarılı bir biçimde harmanlaması yatmakta. Boyle, kurguda da ustalığını konuşturmuş ve filmin bütününde başarılı bir çerçeve çizmiş.
Oyuncuların performansının oldukça iyi olmasında şüphesiz ki Boyle’nın çok iyi yönetmen olmasının payı var. Film, Ewan Mcgregor için bir basamak niteliği taşıyor. Mcgregor canlandırmış olduğu Rentonrolünde gerçekten başarılı olmuş. Filmde seyredenlerin asıl dikkatini çeken ise agresif yapısıylaMackenzie. Film boyunca seyredenleri, kendisine hayran bırakmayı başarıyor.
“Mezarını Derin Kaz”; yılın en iyi filmi ise “Trainspoting”; tüm zamanların en iyi filmidir sloganıylasinemaseverlerin karşısına çıkan “Trainspotting”, kaliteli senaryosuyla, nefes kesen anlatımıyla, çarpıcı karekterleriyle marjinal filmlerden hoşlananların kesinlikle kaçırmaması gereken bir film.

en iyi 10 film

İSTANBUL – NTV sinema jürisi son 10 yılın en iyi filmlerini seçti.

Birçok filmin ilk 10 dışında kaldığı listede bir numaraya Michel Gondry’nin 2004 yapımı filmi ‘Sil Baştan/ Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ yerleşti. Sinema tarihinin en iyi senaryolarından birine sahip olan filmin başrolünde Jim Carrey ve Kate Winslet yer alıyor.

Listenin ikinci sırasında ise usta yönetmen David Lynch’a Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülü kazandıran başyapıtı ‘Mulholland Çıkmazı’ bulunuyor.

‘Mulholland Çıkmazı’nın ardından en fazla oyu alan film ise Wong Kar-Wai’nin yönettiği ‘Aşk Zamanı’ oldu.

Kim Ki Duk’ un Yay filmi üzerine inceleme

RUHSAL GÖBEK BAĞINI KİM KESER?

Cemal DİNDAR

Belirgin olarak Jung’ta varolan, fakat özellikle Totem ve Tabu’da olmak üzere Freud’un da dikkatini çeken, yine de pozitivist bakışa hapsettiği bir sav vardır: insan tekinin öyküsünde türün tarihi yinelenir.   Bunu basit bir yeniden sahnelenme gibi düşünmek yerine, gerçekte bilincin ve bilinçdışının inşa süreci olarak görmenin kuramsal verimliliği kanımca dikkate değerdir. Verili olanla, doğulan-düşülen dünyayla, sosyokültürel doku ile buluşma süreci – geçmek fiilinin aynı zamanda vazgeçişi de karşıladığını unutmadan söylersek – özellikle ‘kültürel baba’dan geçerek kendilikle buluşma sürecidir. Batının çekirdek aile modeline deyim yerindeyse cuk oturan üçlemelerin gücüyle babayı ‘psikolojik temsil’ çerçevesinde anlama eğilimi yukarıda sözünü ettiğimiz verimliliği destekler mi, çoraklaştırır mı? Bizdeki ‘hanım ağa’ rollerinin güzel duyurduğu gibi, ‘kültürel babalık’ kadının da epeyce ortaklık iddiasında olduğu bir roldür. Bu nedenle ebeveyn modellerinde babacıl/anacıl ikiliğinin üçlemeyi tamamlayan çocuğun kendilik oluşumunda çok daha kıymetli olduğunu, hatta bebeğin fizyolojik doğumla birlikte yatırıldığı beşiğin tamamlayıcısı olarak kundak anımsandığında, ana-kadının ‘kültürel babacıl’ özelliklerinin anlaşılmasının anahtar işlev üstlendiğini düşünüyorum. Ana-Doğa’nın temsili bebeğin yatırıldığı beşikse, ki kırsalda hala birçok yerde bebek höllük denilen ince toprağın üzerine konarak belenir, kültürün temsili sarıp sarmalayan kundaktır.

Kim Ki-Duk’un ‘Yay’ filmi, Batının insan anlayışının kurduğu çemberin epey farkında olarak, kendi kültürel dokusunu denizin ortasında bir gemiye-beşiğe, ana-kucağına yerleştirmiş olmasıyla yukarıda sözünü ettiğimiz dertle uğraşıyor. Yay, kardeşlerin kadını yaşlı adamdan-babadan çalma çabasına giriştiği sürü döneminden dünyanın sayılı şehirlerinden birine, Seul’e günübirlik yolda, denizin ortasında bir gemide ve günümüzde yaşanan, bu kadar geniş bir zaman aralığını o geminin sınırlarına yerleştirmiş olmasıyla da zamandan azade bir öyküyle bizi yüz yüze bırakıyor. Bunu nasıl başarıyor? Dili en aza indirerek. Şiiri, imgelemi deyim yerindeyse öykünün karşısına çıkararak. Bir de fazlalıkları, yani sokakları, caddeleri, hepimizin hayatının vazgeçilmez parçaları olmuş araçları, görüntünün egemenliğini gemiden atarak. Sanki Seul, kara, önceden gemideymiş de, sonra uzağa fırlatılmış gibi. Gemiye gelenler, seyirciler, kızla yaşlı adamın macerasını bilirler. Evet, kimi kızın altı yaşında, kimi yedi yaşında yaşlı adamca bulunup getirildiğini söyler, bir söylence tadı kazanır öykü, fakat dış dünya gemiden haberlidir. Habersiz olan, genç kızdır. Bilincin, özellikle de zamana dair bilginin hile ve desisesine maruz kalan da odur. Kim Ki-Duk’un sinema diline inanırsak,  tüm modernlik ve teknoloji macerası, gerçekliği yakalamada bir iki yüzlülükten başka çok az şey sunar insana. O macerayla tanışmış olanlar, buna yaşlı adam da dâhil; ancak hilenin ortaklarıdır. Hatta kültür, başlangıçtaki ana ilkeye, Doğa’ya karşı hilenin en büyüğüdür. Bilinç, bu hileden geçerek bilinç olur. Sözünü ettiğimiz iki yüzlülük, ahlaki eğretilemelerin epey uzağındadır. ‘Feleğin çarkına çomak sokmak’, bu fallik eylem, belki de tüm kültürün kalıp eylemliliğidir. Yaşlı adamın düğün gününü erkene çekmek için takvim yapraklarını bir bir kopartmasına vesile olan şey, kızın imajının yabancı bir erkeğin gemiye getirdiği fotoğraf makinesinin belleğinde donması, geçiciliğinin engellenmesidir de. Görüntümüz, bir kültürel gözün insafına terk edildiğinde, onunla paranteze alındığında bilinç de tomurcuklanmaya başlar. Şairin dediği gibi: “Yabancı ve düşman, aynada gördük onu.”

Gemiye balık avlamak için gelen hemen her gurup kızla bir şekilde oynaşlık kurar. Sanki balık bahanedir,  av kızdır ve yakalanan balıklar birer fallik simge olarak oyuna geçişte erektil simgelerdir. Fallus, erkeğin zaten sahip olduğu şey değildir. Şey, penistir. Erkek, fallusa, dille, cinsel eylemle, kadının varlığıyla kavuşabilir. Yay filminde, yaşlı adam dışında genç kıza dokunan hemen tüm erkeklerin aynı zamanda bir gevezeliğe tutulması boşuna değildir. Yaşlı adamın dilsizliği, daha baştan ensest yasağına tabi olduğunun, yasağı tanıdığının, bu yasağı çiğnemesi için ön koşul olan fallusa sahip olmadığının da işaretidir. Yaşlı adam dile gelse belki genç kızı da dile çağırabilecek, kendi fallusuna kavuşacak, müzakere sahnesi kurulabilecektir. Tutan, büyümeyi durduran, ruhsal gelişimi erteleyen, doğumu geciktiren, çocuğu sımsıkı bağlanmış bir kundağa ve dilsizliğe, kendini varoluşsal bir kıskançlığa mahkum eden bir ebeveyn tipidir, sahnedeki. Kanımca, Yay’ın bize öğrettiklerinde ‘fallik anne’ kavramına da en azından farklı bir bakış olanağı vardır. Fallik anne modelinde kavramı niteleyen ‘fallik’ sıfatının varlığından çok yokluğu daha belirleyicidir. Anne-çocuk ilişkisinde fallus’a yer bırakmayan bir örgütlenme ilişkinin doğasında bir aşırılığa yol açıyor, kayboldu sanılan daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor olabilir. Sorun, sahnenin kendi kültürel mecrasında babacıl özellikleri kötürüm bırakmasıdır.

Yay, ok, müzik, geminin gövdesindeki resim, geminin direği, motoru… Gemideki dil imgeseldir, söz ise yabancıya aittir. Gemi söz ile doldukça, deyim yerindeyse, su almaya da başlar. Geminin müzikle kendi ritmini bulmuş bir döngüsü vardır. O kendini bununla onarmaktadır. Oysa sözle, dille doldukça bir şeyler aksamakta, ihtiyar adam, epeyce beyhude bir şekilde önce müzikle, sonra teknikle gemiyi eski döngüsüne kavuşturmaya çalışmaktadır. Yabancıya, yabancının diline ilk temasın ertesinde, yaşlı adam gemide yokken, kız ok atmakta, hedefi tutturmakta ustalaşmaya çalışır. Bir beyhudelik de burada yaşanır; kızın Uzakdoğu yaşam felsefesinde önemli yeri olan ve bir evrensel bütünü simgeleyen hedef tahtasında, ying/yang dairesinde  ‘onikiden’ vurduğu yerde, yaşlı adam gece vakti müzikle bu hedefi geçersizleştirmeye çalışır. Sonra gider ve kızın boyunu ölçer, ayakkabılarını alır, çeyizlik için şehre yola çıkar. Gemi kız için hala yaşlı adamın müziğiyle, sallanan beşikle- bu arada salınarak kehanetle bizdeki beşik kertmesi, yani yazgının ancak bıçakla örselenmiş beşiğe bağlanması arasında bir koşutluk var mıdır?- bir huzur ortamıdır. Bir farkla; artık geminin sınırlarında dolaşma cesaretine kavuşmuştur. Kendini sınamaktadır.

Ve yaşlı adam döner. Neyle? Bir çift ayakkabıyla… Nesneler, özellikle adlarıyla kültürün taşıyıcısıdırlar. O bakıştaki şok hali; ayakkabı metaforuna uygun bir şekilde söylersek,  insan yavrusunun birey olma yolundaki ilk adımları, bedenin doğa karşısında dikey postüre kavuşması, bakışın yeni bir derinlik kazanması. Kızın yere düşen ayakkabıya bakışındaki şaşkınlık orada kalmaz. Deniz, yaşlı adam, gemi o vakte dek handiyse her şeyi, tanrıları ve kozmosu gövdelerinden kopan parçalarla ortaya çıkartan mitolojilerdeki ilk varlıklar gibidirler. Bu şaşkınlıkla ve babanın adı ile birlikte kız çocuğunun doğum sancısı başlayacak.

d12cf.yay_Eğer filmin öyküsünün üçüncü kahramanı olmaktan vazgeçmeyi göze alırsak, pekâlâ yaşlı adamla genç kızın öyküsünü de cinsiyet rollerine kapılmadan bir ruhsal doğum öyküsü olarak okumak mümkündür.